|
|
 |
 |
|
Bir
Uygarlık Böyle Battı
|
16 yüzyıl önce Rapa Nui adası
üzerinde büyük bir uygarlık kuruldu. Ada halkı artan besin
ihtiyaçlarını karşılamak için ormanları hesapsızca katletti.
Ormanların kesilmesi erozyonu doğurdu. Doğal dengenin bozulması,
sosyal dengeyi de altüst etti. Besin kaynakları kuruyan ada halkı,
birbirini yemeye başladı. Çıkan kanlı savaşlar ve salgın hastalıklarla Rapa Nui adası, bir uygarlığın mezarı oldu.
Elinize bir dünya haritası alın.
Bulmanız gereken ülke, Güney Amerika kıtasının Pasifik Okyanusu, diğer
adıyla Büyük Okyanus tarafındaki Şili. Eğer haritanız biraz ayrıntılı
ise, Büyük Okyanusun ortalarında yer alan ve 100’den fazla irili
ufaklı adadan oluşan Polinezya Takımadalarını rahatlıkla
bulabilirsiniz. Ancak bu adalar topluluğu ile Şili arasında yer alan,
bugünkü adıyla Paskalya Adasını bulmanız zor olabilir. Bunun için, çok
ayrıntılı olarak hazırlanmış bir haritaya bakmanız gerekli
Paskalya Adası Şili’nin 3500 km
doğusunda, Tahiti’nin ise 4020 km kuzeybatısında bulunuyor. En yakın
insan barındıran yer, 2250 km uzaklıktaki Pitcairn Adası. Burası tam
anlamıyla “kuş uçmaz, kervan geçmez” bir yer; yüzölçümü de sadece 240
km2.
Norveçli tarihçi Thor Heyerdahl’e
göre, “Paskalya Adası yeryüzünde görünmeyecek kadar küçük bir leke
gibi; bu adada yaşayanların görebildikleri en yakın komşu ise
gökyüzündeki ay ve yıldızlar.”
Adanın ilk sakinleri
M.S. 400’lü yıllarda, Polinezya
Adalarının birisinden iki kanoyla hareket eden Hotu Matua ve ailesi
belki bir salgın hastalık, belki bir savaş ve belki bir saldırıdan
kaçmak düşüncesiyle uçsuz bucaksız Okyanusa açılmışlardı. Sayıları 20
civarındaydı. Aylar süren macera dolu bir deniz yolculuğundan sonra,
tek insanın dahi yaşamadığı küçük bir adaya ayak bastılar.
Yolculuklarının uzunluğundan olsa gerek, bu ilk insanlar yerleştikleri
adaya “Te Pito Te Henua,” yani “Dünyanın Sonu” adını verdiler.
Ada bu ilk gelen aile için bir hayli
genişti ve çok zengin kaynaklarla doluydu. Üç tane sönmüş volkanı
vardı. Buna karşılık özellikle kıyı kesimlerinde palmiye ağaçlarından
oluşan bir orman bulunuyordu. Diğer kesimlerde ise yer yer kıraç
alanlar, kısmen de olsa küçük bitki örtüsü vardı. Araştırmacı Clive
Ponting’e göre, o dönemde adada tatlı su kaynağı bulunmuyordu.
İnsanlar içme suyunu sönmüş volkan kraterinde biriken yağmur
sularından sağlıyorlardı. Adada evcilleştirebilecek bir hayvan türü
olmadığı için, insanların etinden, sütünden ve derisinden
yararlanabilecekleri hayvanları olmamıştı. Tek besin kaynakları,
beraberlerinde getirdikleri tavuklardı. Tavukların hızlı çoğalmaları,
uzun yıllar boyunca ada halkının rahatlıkla elde edebildikleri bir
besin kaynağı oldu. Ayrıca yanlarında getirdikleri patatesin adadaki
verimli ve yumuşak volkanik topraklarda çok kolay ve hızlı
yetişebilmesi sayesinde, yüzyıllar boyunca besin kaynağı sıkıntısı
çekmediler.
20 kişilik ada nüfusu kısa zamanda
hızla arttı. Zaman içinde Rapa Nui adıyla anılan adadaki nüfusun
artmasıyla önce bir klan, sonra klanlar oluştu. Herbir klana bağlı
insanlar arasında bir görev dağılımı, bir hiyerarşi gerçekleştirildi.
Yaklaşık bin yıl içinde, ada nüfusu, bazı araştırmacılara göre 7 bin,
bazılarına göre ise 10 bine ulaşırken, çok yönlü bir sosyal yapı ve
çok farklı özelliklere sahip bir uygarlık ortaya çıktı
Püf noktası
M.S. 1500 yılına kadar adada dünyada
ender rastlanan bir uygarlığın oluşması, insanlık adına övünülecek bir
durumdu. Ancak hesaba katılmayan bir nokta vardı
Rapa Nui adasının kaynakları çok
sınırlıydı ve bu küçük ada doğal kaynaklar açısından tehlike
sinyalleri vermeye başlamıştı. Çünkü insanlar ada imkânlarını
hesapsızca tüketmişlerdi. Üstelik, sosyal yapıda yaşanan sarsıntılar
ve çatışmalar, insanları geri dönülmez bir noktaya getirmişti.
Herşeyden önce, yaklaşık bin yıl
boyunca, ada sakinleri ellerindeki tek ürün olan patatesi daha fazla
yetiştirebilmek için sürekli olarak yeni tarım alanları açtılar. Bunun
için ilk buldukları çare, adanın sınırlı olan bitki örtüsünü yok etmek
oldu. Ardından yine sınırlı olan ormanlara yöneldiler.
Ormanlar sadece tarım alanı açma
amacıyla yok edilmiyordu. Ev ve barınak yapımında, soğuk geçen
mevsimlerde ısınmak için ve denizlerde avlanmada kullanılan kanoların
yapımında hep kereste kullanıldı. Üstelik kesilen ağaçların yerine
yenilerinin dikilmesi hiç düşünülmedi.
Ağaçların en çok kullanıldığı bir yer
daha vardı: Moai’lerin taşınması.
Moai'ler ve Ormanlar
Clive Ponting’in A Green History of
the World (Dünyanın Yeşil Bir Hikâyesi) isimli kitabında aktarılan
bilgilere göre, Rapa Nui insanı, geçimini sağlamak için fazla
çalışmıyordu. Zaten çalışmaya da ihtiyaç duymuyordu. Çünkü tek
yetiştirebildikleri patatesti ve o da çok kolay yetişiyordu. Bu yüzden
insanların ellerinde bol bol zamanları vardı. Bu zaman bolluğu ada
sakinlerini adada en çok bulunan şeye, yani sert kayalara yöneltti.
Heykeltraşlık zaman içinde Rapa Nui halkı arasında en saygın bir
meslek haline geldi. Pek çok heykeltraş yetişti ve bu heykeltraşlar
hiç işsiz kalmadılar. Büyük kütleler halinde bulunan kayalardan
heykeller yapmaya başladılar. Böylece herbir klanın onlarca heykeli
oldu. Günümüz insanının şaşkınlık içinde seyrettiği, sırrını çözmek
için yoğun çaba harcadığı dev heykellerdi bunlar
Bu heykeller ya o sırada hayatta olan
klan reislerine, ya da kutsal gördükleri atalarına aitti. Ancak
heykellerden bazıları öylesine büyüktü ki, günümüz şartlarında dahi
zorlukla yapılacak ve taşınabilecek boyutlardaydı. Örneğin, El Gigante
isimli moai 22 metre yüksekliğinde, 165 ton ağırlığındaydı. Buna
karşılık bir metre yüksekliğinde moailer de vardı. Adadaki moailerin
ortalama yüksekliği 4 metre, ortalama ağırlığı 14 ton idi. Yekpâre taş
kütlelerinden yapılan bu heykeller, adanın güneyinde bulunan ve sönmüş
bir yanardağ olan Rano Kao’da yapılıyordu. Tonlarca ağırlığındaki
taşlar uzun zaman alan çalışmalar sonucu yontuluyor ve tamamlanan dev
insan heykelleri kilometrelerce uzaklara taşınıyordu. Bu heykellerin
taşınması için kullanılan temel araç ise yine ağaçlardı. Heykeller ya
yere döşenen kızaklar üzerinde kaydırılarak veya yuvarlak keresteler
üzerinde yuvarlanarak taşınıyordu. Bir heykelin daha önceden
hazırlanan ve Ahu adı verilen platformlara getirilebilmesi için çok
sayıda kereste kullanılıyordu.
Azalan Kaynaklar
Özellikle 1200’lü yıllardan itibaren
köklü bir uygarlık oluşturan ada sakinleri arasında ciddî anlamda
rekabetlerin yaşandığına dair en belirgin gösterge o yıllarda yapılan
moailerin yükseklik ve hacimlerindeki hızlı büyümeydi. 1500’lü
yılların ortalarına gelindiğinde, adadaki heykel sayısı 900’e
ulaşmıştı.
Kaynaklara göre Rapa Nui’de bu
yıllardan itibaren yeni moai yapılmadı. Çünkü küçük adanın en değerli
hazinesi olan ormanların hesapsızca tüketilmesi, ada insanını
kaçınılmaz bir sona doğru hızla yaklaştırıyordu. Adanın ekolojik
dengesinin bozulması ada sakinlerinin de sonunu hazırlıyordu. ABD’li
uzman Prof. Jared Diamond, Discover dergisinin 68. sayısında
yayınlanan “Easter’s End” (Paskalya Adasının Sonu) başlıklı yazısında
adadaki hayvansal yaşamın nasıl sona erdiğini şöyle anlatıyor:
“Adadaki hayvan türlerinin yok edilmesi tıpkı ormanların yok edilmesi
kadar acımasızca gerçekleştirildi. Neredeyse kuş türlerinden böcek
türlerine kadar herşeyi yok ettiler.”
Ormanların intikamı
Ormanlar azaldıkça, zaten sınırlı
olan toprak örtüsü erozyon tehlikesiyle yüz yüze geldi. İnsanlar artık
en kolay besin kaynaklarından mahrum kalmışlardı. Üstelik ormanların
yok olmasıyla artık ne ağaçtan evler inşa edebiliyor, ne de denize
açılıp balık avlayabilecekleri sağlam ve uzun kanolar
yapabiliyorlardı. Barınmak için sığındıkları tek çare, kayalık
alanlarda oyulan mağaralar veya sulak alanlarda yetişen sazlıklardan
yapılan derme çatma kulübelerdi. Balık avlamak için de yine
sazlıklardan yapılan küçük kayıklar kullanılıyordu. Bu küçük
kayıklarla insanlar denize fazla açılamıyorlar, bu yüzden ada
çevresindeki çok az sayıdaki deniz ürünüyle yetinmek zorunda
kalıyorlardı.
Böylece Rapa Nui halkı kendi
elleriyle kendilerini bu küçük adaya mahkûm etmiş oldular.
1600’lü yıllara gelindiğinde artık
çok kanlı savaşlar oluyordu Rapa Nui üzerinde. Elde kalan son
kaynakları ele geçirmek arzusuyla yanıp tutuşan klanlar birbiriyle
kıyasıya çarpışıyordu. Bir zamanların çok sistemli sosyal düzeninin
kurulu olduğu ada üzerinde tam bir kaos durumu hakimdi. Güçlü olanın
sözü geçiyor, güçsüze hayat hakkı tanınmıyordu.
Bir süre sonra ada üzerinde uğruna
savaş verilecek hiçbir besin kaynağı kalmadı. Bunun üzerine açlık
tehlikesiyle karşılaşan farklı klanlar, adadaki en son besin kaynağına
yöneldiler.
Son besin kaynağı, rakip klanlardan
ele geçirilen esirlerdi.
Aynı anne-babadan türeyen insanlar,
gözleri dönmüş bir vaziyette ellerine geçirdikleri rakiplerini yemeye
başladılar. Prof. Jared Diamond’a göre, hâlâ varlığını sürdürebilen
klanların yerleşim yerlerinde insan kemiklerinden tümsekler oluşmaya
başlamıştı.
Yazan : Dr. veli Sırım
Derleme : Durcan Cengiz / Peyzaj Mimarı
|
 | |
|